“öf sadece 1. sınıflar olucak. yeni kimseylen tanışamıcam” diye düşündüğüm derslerimin 200 kişilik bir amfide sadece tanıdığım bi kaç kişinin çıkmasıyla sonuçlanması.
güzellik iken;
10 dk da 20 dklık yolu yürümeye çalışınca ve başarısız olunca, önünde volta atmaktan ve kapalı kapıyı açma korkuma yenik düşmekten başka bi seçeneğim kalmadı.
şimdi ise tek söyleyebileceğim:
canım o kadar sıkılıyor ki,
içmem lazım.
magazin programlarini izlerken bile duymuyorum.
(Kaynak: colourbomb)
dinleyenlerden iyidir.
Ruhum çöktü. Çöküşün sesleri kulaklarımı sağır ediyor. İlk kelimeyle birlikte titremeye başlayan ve hiç de narin olmayan vücudum yalnızlığın darbeleriyle bu sefer kütürdemeye başladı. Nasıl olur da çatlaklardan akan kanları göremez. Yanılmalarımı siliyorum. Geriye doğruyla gerçek kalıyor. Biz deliliğin nasıl başladığını unuttuk. Delilik kendi kendinle konuşmayla başlar. Deli işte, kendi kendine konuşuyor! O kadar çok kendimle konuşuyorum ki, kimle konuştuğumu unutuyorum bazen. Duraksamak ve hatırlamak. Konuştuğum kadar kesin olabilmem için ölmem gerek. Yeni yaşantıların doğmasını bırak, o anda üretilen küçük bir istisna yerle bir ediyor her kelimeyi. Kimin neyi savunduğunu unuttuk. Aralarından seçtik ifadeleri ve onlara güvendik. Biz neyin bizi bıraktığını unuttuk. Terk edildiğimizi hatırlamıyoruz. Yalnızlığımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. Yalnız olmadığımızı doğaya kanıtlamak için üreyip duran kimler? Biziz. Her şeyin o kadar basit ve açıklamalara sahip olduğunu görünce, bir bilinmezlik bir duygu aramaya başlarım her seferinde. Geniş zaman kullanacak kadar geniş bir insanım bu açıdan bakınca. Neyi neden yaptığımı bilmek istemediğim zamanlardaki duygu karmaşasını istemiyorum ve onun yerine bilindik duyguların uyarlamalarını sağlıyorum kendime. Sonra unutuyorum amacımı, sapıyorum ondan ve bu duyguların içinde kayboluyorum. Kendi egom için av ararken, avıma av oluyorum. Kendime göre galibiyet kazanırken, bir daha onları düşünmemek en doğrusu. Çünkü onlar kendi galibiyetlerini ilan etmişler ve ben, bayrağa arkamı dönüp kendi bayrağımı dikiyorum. Bir şeyler gerçekse taklit edilemez. Sahte olan… ki sahte olan hakkında hiçbir fikrim yok. Ben bir şeyleri anlatırken, hatta yürürken, içimde çığlık atan o cin! Ah o cin! Beni delirtmekten başka meziyeti yok ki!
O içimden geçenleri söyleyeyim diye çırpınan cin. Bilmiyor ki, o halde yalnızlığımı fark edicem.İçim kuruyor. Yardım eden yok mu? Gözlerim doluyor,ellerim titriyor. Ah bu sevgi arayışı işte! Acilen elinizdeki bütün sevgileri gönderin. Çünkü zor bir insan olmak istiyorum. Kim demiş? İşte cinle çarpıştım yine. O ne büyü yapan ne de gösterişli cümleler kurabilen bir cin. O sadece çığlık atabiliyor. Ona acıyın diyeceğim ama benim bünyemdeki bir şeye acıyamazsınız! En iyisi ben kafamı güzelleştireyim de cinin çığlıkları ağzımda kelimelere dönüşsün. Ve dilim ertesi gün kendini doğrasın pişmanlık denen o yapay kavramın bıçağıyla.
Sevgi isteminin egonun zavallılığı olduğunu fark ettik çoktan. Peki, yol hangisi? İçlerinden biri değil, doğru. Seçmeyip yaratacaksak işimiz daha zor değil mi. Hem de tek malzememiz bile olmadan.
Toplumun kurbanlarıyız. Sen de ben de. Her ne kadar seni suçlasam da benim de kötü taraflarım yok değil. Tükeniyorum… Pencereleri kapattım. Sıcak beni boğuyor her açıklığıma hücum ederek. Açıyorum ve soğuğun tenimin üzerindeki yakıcı etkisiyle kavruluyorum. Gitmek istiyorum. Bu bir kaçma teşebbüsü değil, tersine bayağı düşünceleri bulutla yaprakla denizle temizlemek. Anlıyor musun? Sana en büyük hakaretim şu:
Bütün samimiyeti yok ettin!
ço gıcık olunan bi hareketmiş. aralıksız sövdüm.